Güvenilir Temiz Gıdaya Nasıl Ulaşırız?

Güvenilir gıdaya erişmek zor.

Gıda terörü her öğünümüzde tabağımızda.

Kafalarımız karışık. Çok fazla soru geliyor güvenilir gıda erişimi konusunda dolayısıyla fırsat bulunca böyle bir yazı hazırladım. Baştan söylüyorum uzuunca bir yazı. Hatta belki sıkıcı bilemiyorum. Yine de belki “tam da bunu arıyordum” diyenler için karşılaşmak iyi gelebilir diye buracığa bırakıyorum.

Bu yazıyı bir ‘Guvenilir Gıdaya Ulasma Rehberciği‘ gibi hazırlamaya calıstım. Çünkü sağlık muhim. Bizim bakış açımızı artık biliyorsunuz “Hasta olup ilaç kullanmaktansa, var olan sağlığı korumak” önemli. Oysa farkında olmadan mutfağımıza girenlerle, “seçenek dolu” dandığımız raflarla reklamlarla, algı yönetimiyle, alıştırıla uyuşturula tabağımıza koyulanlarla hasta ediliyoruz.

Satın alma gücümüzün, sosyal statümüzün hiç bir önemi yok. Uyanık olmak zorundayız. Hep birlikte paramızla zehirleniyoruz.

Artık nerede olduğunuzun bir önemi yok, köylerde bile her gıda güvenilir değil, doğal hiç değil. En iyi ihtimalle “ot ilacı” denilen ve modern tarım yapılan hemen her tarlaya atılan zehir gelip giriyor evimize. Diğer kimyasalları, hormonları, antibiyotik vb ilaçları saymıyorum.

Kime inanacagiz?

İnsanlar kime neye güveneceklerini şaşırdılar. Organik yönetmelikler ilaçlamalara müsade ediyor. Organik pazarlarda bir semtte ayrı başka semtte ayrı fiyatlar biçiliyor, market rafları ayrı ateş pahası, dolayısıyla insan bu “sağlıklı gıda hikayesi” de mi para tuzağı diye düşünmeden edemiyor.

Öte yandan hepimiz içimizde bir yerde biliyoruz ki tükettiğimiz gıdanın yetiştiği, yapıldığı yerdeki hava, su, zemin, ortamın mikrobiyolojisi, gıdayla temasta olan kişilerin sağlık/hastalık durumları, gıdanın paketi/paket malzemesi/paketlenme yöntemi, taşınması, saklanması vs uzun vadede her şey çok çok önemli. Zira her gıdayla aldığımız minik zehirler bünyemizde birikiyorlar. Üstelik et, süt, yumurta bambaşka mevzular. Hem hayvanlar için hem de bizler için “temiz gıda tercihi” hayati önem taşıyor. E ne yapacağız?

Saglikli yasamak istiyoruz! Peki ne istemedigimizi biliyor muyuz?

Maddi durum, sosyal konum, bilgiye-gıdaya erisim sansimiz, lokasyonumuz ne olursa olsun hayati onem tasiyan bir konu da ne yedigimiz degil ne yemedigimiz. Neyi soframizda istemiyoruz bunu belirlemek satin aldiklarimiza bakisimizi degistiriyor. Bu konuda önce kendimize karşı net olmaliyiz. “Katkili gida istemiyorum, paketli gida istemiyorum, somurulen iscilerin alin terinden kazananlarin sunduklari gidayi tuketmek istemiyorum, sahte gidaya pirim vermek istemiyorum, somurulen gun isigi gormeyen canlilarin olugu fabrika ciftliklerine param gitsin iskencede payim olsun istemiyorum” vs vs niyetler netlesince hayat onunuze, niyetinize uyan secenekleri kendiliginden getiriyor.

Ne yaparsak neye niyet edersek edelim bir yerde zihinde hep soru işaretleri, acabalar…

Bu handikaptan çıkmanın altın kuralı **fırsatın olan her şeyi kendin yetiştirmek, üretmek.**

En güvenilir ve temiz gıda kendi yetiştirdiğin, kendi su verdiğin, evinde yaptığın.

Evde yetiştirmek ne demek? Nasıl yani sebze meyve?

Elbetteee 🙂 Evde bostan kuruyoruz şekerim “Her Mutfağa Bir Bahçe” dedik duymadın mı?

İşte evde yetiştirebileceklerimiz:

    • Soğan: Soğan evimizde en kolay yetiştirebileceklerimizden. Minniminnacık bir dikey bahçe yetip artıyor. Şurada yapımını anlatmıştık, bakabilirsin.
    • Sarımsak: Arada kalmış küçük dişleri, azıcık pörsümüş eski başları ne yapacağız? Tabiki atmıyoruz, saksı diplerine sokuşturuveriyoruz. Salatalara mis gibi taze sarımsak. Bakmışsın diş bile tutmuş, miss. Bitmeyen sarımsak yapmışlar.
    • Marul: Küçük kaplarda güneş gören yerde kolayca yetişenlerden. Evde yetiştirmek çok eğlenceli, kısırına doyum olmuyor hanımlar 🙂
    • Tere, Roka, Maydanoz, Dereotu: Çok aşırı büyümelerini, pazardan aldıklarınızla yarışmalarını beklemez gerçekçi olursanız mis gibi bir saksı bostanınız oluyor. Balkondaki şifa kaynağı. Temiz, lezzetli ve yeşil! Dahası var mı?
    • Turp, Zencefil, Havuç, ıspanak vs Sihirli Kökler: Bir kere alıp daha sonra bir kaç kez daha yemek nasıl olurdu sebzeleri? Sihirli kökler yazımıza bir göz atın 😉
    • Domates: Evde yetiştirmek emek istiyor ama mümkün. Feysbuk sayfamızdaki teras tarla albümünden domates ağacımıza göz atabilirsiniz 😉

    • Salatalık: Balkonda yetiştirmeyi ve bir yaz boyunca bizi doyurmayı başaran iki kök salatalığımızın görselleri yine feysbuk albümlerinde mevcut
    • Biber: Balkonda yetiştirdiğimiz biber kasıma kadar çiçeklendi ekim ortasına kadar bibere doyurdu bizi. Mümkün evde biber, yes 😉
    • Aromatikler kekik fesleğen reyhan biberiye: birer küçük saksı bir evin tüm ihtiyacını fazla fazla karşılıyor.  Dalından taze baharat paha biçilemez. Yine teras tarla albümlerinde aromatiklerimizi bol bol görebilirsiniz. Kazayağı, hodan, ısırganlar cabası.

Bizim evde yetiştirdiğimiz tadımlık-doyumluk çeşitler onlarca oldu, tadına doyum olmuyor. Kendi tohum kütüphanemizi kurduk. Her yıl ufak ufak güncelliyoruz. Ama balkonda tam manasiyla kendimize yetebilir hale gelmemize henuz zaman var. İste bu noktada “tuketici tercihlerinin hayati onemi” devraliyor sahneyi.

Yetistiremediklerimizi **kendisi yetistirenden almaya niyet etmek**

Kendimiz yetiştiremediğimiz ürünleri kendisi yetiştiren ve ilaç, kimyasal gübre, hormon vs kullanmayan, yerel tohumla üretim yapan, dogaya saygili, canlilara duyarlı kişilerden almaya niyet ediyoruz. Bunun için akla ilk gelen organik raflar ama biz organik gıdanın da paketlenmişine sıcak bakmıyoruz. Organik pazarlar için de boyle biraz çekincemiz var. Her organik reyona ya da pazara güvenmiyoruz. Eğer organik pazardan alışveriş yapacaksak Buğday Derneğinin Organize ettiği organik pazarları tercih ediyoruz. Ama organik sertifikası olsa bile doğallık ön planda bizim için, dolayısıyla pazarda da bazen mevsim meyvesi sebzesi olmayan ürünler olabiliyor, onları tercih etmiyoruz. Satıcıya kendi ürünümü soruyor kendi ürününü satan standı bulup ondan alıyoruz.

**Yaşasın Semt Pazarı**

Organik pazar dışında semt pazarları mühim. Fakat burada da püf noktası yerelin, yasadigimiz bolgenin ciftcisinin tezgahini bumak. Çünkü kendi coğrafyamızda yetişmiş gıdayı tüketmeye son derece önem veriyoruz. Bizimle aynı toprakta, aynı iklimde büyüyen aynı havayı soluyan sebze meyve bizim için en şifalısı biliyoruz. Bizimle aynı şartlarda yetişen meyve sebze aynı hastalık etkenleriyle karşılaşıyor, aynı ihtiyaçları algılıyor ve kendi bünyesinde bunlara ön hazırlık yapıyor, güneşin toprağın yardımıyla güçleniyor. Dolayısıyla taze taze onu tüketeni de güçlendiriyor. Mevsiminde, yerel tüketenler bu yüzden daha az hasta olacaklar, deneyin 😉 Üstelik pazarcılarla diyalog halinde olmak güzel, memleketin gerçek havasını solumak hoş. Kendi tezgahlarında olmasa bile geldikleri yerlerden sizin için bir şeyler getirmeleri, dağdan topladıklarını sizinle paylaşmaları ise zaten paha biçilemez.

**Yetiştirilmeyen ama el emeği göz nuru evde üretilebilecekler** var bir de.

Market raflarında bulduğumuz ve sanki almak zorundaymışız gibi hissettiğimiz, aslında evde yapımı mümkün olan gıdalardan bahsedelim biraz:

  • Yoğurt: Yoğurt marketlerden kolay temin edilen üstelik çok da ucuza bulunabilen bir seçenek haline geldi. “Üstelik taş gibi de oluyor, ooo bozulmuyor, ekşimiyor da miiss!” Öyle mi dersiniz? Gerçek ev yoğurdu illa ki sulanacak ve illa ki ekşiyecektir. Yoğurdun ekşiyeni makbuldür. Üstelik suyu da çook kıymetli miktarda Bvitaminleri içerir, baş tacıdır. Hiç bir yer bulamazsanız koyacak, içiniz. Yoğurt yapmak oldukça kolay. Sütünüzü ılıtıp maya ekleyeceksiniz, o kadar. Mayamı da doğal yapacağım derseniz şurayı tıklayıp ısırgan otu mayamızın tarifine erişebilir miis gibi yoğurtlar tüketebilirsiniz. Yoğurt esasında yaşayan bir gıda ama market raflarında bulunanlar ölü dolayısıyla şifası olmadığı gibi ya zararı dokunursa? Yoğurt neden evde yapılmalı şu yazımızda detay bulabilirsiniz Hazır Yoğurdu çıkarttık hayatımızdan Neden mi? Tıklayınız.
  • Ekmek: Ekmek de evde yapılabilmesi sanki çok büyük ekipman, zaman, para, gerektiren bir gıda gibi algılanıyor ama öyle değil. Ekmek zaten yemek zorunda değiliz. Hatta kaynağını bilmediğimiz hiç bir buğdayı tüketmesek en iyisi, malum artık GDO hayatımızın gerçeği. Unlara eklenen “protein” (çeşitli duymak istemeyeceğimiz şeyler) “asit” (kimyasallar)  “küller” vs katkılar cabası. Neyse ki artık internet var ve yakınımızdaki buğday üreticilerini, değirmenleri, çiftlikleri takip edebiliyor, işlenmemiş ürün temin edebiliyoruz. En kötü ihtimalle yine markette bulabileceğiniz diğerlerine nazaran güvendiğiniz bir tam buğday unuyla sadece su ve tuz ekleyerek doyacağımız ekmeği yapabiliriz. İşte burada Pratik bir ekmek tarifi var. Yoğurt suyuyla bile ekmek yapabilirsiniz, burada tarifi mevcut. Şurada ekşimayalı pratik bir ekmek tarifi ve burada da ekşi maya tarifinin kendisi 😉
  • Probiyotikler: Probiyotik canlı mayaları ve bakterileri içeren gıda maddelerinin tamamı. Yani mayaladığımız ekmekten, yoğurda, gerçek turşudan, şalgama, bozadan, kefire hayatımıza dahil olmuş pek çok kavram aslında probiyotiktir. Gelgelelim marketlerden paketli satın aldığınız neredeyse hiç bir şey gerçek canlı bakterileri ve mayaları içermiyor. İçerseler o paketlerde uzun kalamazlar çünkü ekşirler, ürerler, köpürür, kabarırlar… Katkı maddesi varsa probiyotik işi bitiveriyor. Dolayısıyla tüm probiyotiklerinizi evinizde yapabilirsiniz. Boza tarifimiz burada mesela. Turşular keza özellikle kışın bağışıklık için çok önemli ve sadece gerekenler mevsim sebzeleri, biraz sirke, kaya tuzu, yeteri kadar su. Bizim en önemli probiyotiklerimizden biri mayaladığımız Kombucha, evimizin baş şifacısı. Şurada faydalarını okuyabilirsiniz.
  • Sirke: Sirke dışarıdan satın alındığında yine kendisi olmayanlardan. Çünkü sirke de yaşayan bir gıda. Ben en çok kendi tarifimle limon ve elma sirkesi yapmayı seviyorum. Sirke kokusunu hiç sevmeyen Soner dahi salatalarda bile limon sıkılmış gibi rahatça tüketiyor dolayısıyla her öğün istisnasız probiyotik almış oluyoruz. Henüz fırsat bulup yazamadım ama şurada pratik bir tarif var üstelik ilk başlayanlar için oldukça açıkşayıcı 😉
  • Erişte: Evde kendiniz yapabilirsiniz. Bol yumurtalı sert bir hamurdan bir kaç beze yeterli. Çok miktarlarda değil minik miktarlarda açıp kesebilirsiniz. Hem besleyici hem temiz, miss.
  • Tarhana: Tarhana da yine evde yapılabileceklerden. En sağlıklı hazır çorbalardan. Üstelik kışın da yapıp eğer kurutamıyorsanız mayalanınca derin dondurucuya atabilirsiniz. Paketli hazır çorba yemekten çok daha iyi sonuç veriyor 😉
  • Peynir: Vegan peynirleri deneyebilirsiniz. Hem vicdan temiz hem gıda daha ne 😉 Nohut, fasulye peynirleri harika. Olmazsa mayasız ev peyniri şurada tarifi var o da olmadı güvenilir bir maya bulup azar azar evde kendi peynirinizi yapabilirsiniz. Birazcık araştırınca hiç de korkulacak bir şey olmadığını göreceksiniz.
  • Reçel: Mevsim meyvelerini saklamanın en tatlı yolu. Şekersiz de yapmak mümkün üstelik. Piyasada raflardaki reçellerin ne meyvesi meyve ne içeriği reçel. Etiketinde katkı maddesi olan her şey gibi bundan da kaçınmalı.
  • Domates sosları, kahvaltılık basit soslar, salça, konserve, kuru sebze meyve… inanın bunları yapmak için tek gereken niyet edip yavaş yavaş başlamak.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün, yazı uzadı gidiyor. Ana fikir net, evde yapılabilecek hiç bir şeyi mümkün olduğunca paketli satın almamak gerekiyor.

Eğer kendimiz evde yapamıyorsak, mümkündür insanlık hali, yoğunluklar, büyük şehirler, işler güçler, çoluk çombalak derken zor olabiliyor. O halde evde yapan birilerinden temin etmek en mühim tercihlerden. Yerel ürün kullanan, temiz malzemeleri arayıp bulan, ilaçsız tarımdan yana güzel insanlar bulmak gerek. Mesela daha önce söyleşi yaptığımız EVİŞİ Doğal Ürün Sevgili Esra onlardan biri, sayfasına bir göz atın. Ha oldu da o insanları da bulamayabilirim endişeniz var. Yakınınız yereliniz ilk tercihiniz olsun elbet ama olduya güvenemediniz kimseye, o halde o insanları arayıp bulup ürünlerini size ulaştıranları bulabilirsiniz. Tohumdan Sofraya Dostlarımız Sevgili Serhat ve Ilgın aradığınız kişiler olabilir. Egeden İstanbula ve tüm yurda mis gibi paketler yolluyorlar.

Gelelim süt, yumurta meselesine. O mesele bizim için net. Hayvanlar canlıdır. Sömürülmemeliler. Canları yakılmamalı. İnsanlarla hayvanlar arasında bir ilişki olacaksa bu aşkla olmalı, çift yönlü mutluluk huzur paylaşım içermeli. Yetistirildikleri topluluğun bir bireyi hayvanlar ve eğer koyabilecekleri bir katkı varsa bunu mutlulukla yapmalılar. ‘Bak buraya kadar iyiydi de saçmaladın’ diyecekseniz yazının devamını okumayın. Bu konuda biz çok netiz dolayısıyla hayvanları hakir gören, aşağılayan bir yorumlar da yapmayın, kırmayalım birbirimizi kardeş kardeş yaşayıp gidiyoruz, ne gerek var 😉

Eğer bir hayvana yuva oluyorsa birileri, barınma, yiyecek, güvenlik sağlıyorsa, mutlu mutlu geziyor, toprağa basıyor, sağlıkla güneşte külleniyorsa o can ve o hayvancık da minnettir yumurtasını, sütünü paylaşıyorsa o kişiyle, öyle çiftçiyi öper başımıza koyar hale geldik. Her yerde arayıp duruyoruz. Bulunca göz yaşıyla havalara uçuyoruz. Yaşasın gezen tavuklar, mutlu inekler, keçiler, koyunlar, arılar.

Fabrikalarda çik kadar kefeslerde sömürülen mutsuz hayvanların sütünün yumurtasının zaten size ne hayrı olur? Ne besleyiciliği? Stres hormonları vücutta, sütte, yumurtada birikiyor ve o tüm hastalık etmenlerini depolamış sağlıksız vucudu paket yapıp tabağınıza koyuyorlar. Siz sonra kendinizi stresten arındırmaya çalışın durun, ne çare. İlaci, hastaligi, hormonu cabasi. Aşağıda bir video var izleyiverin.

İstanbulda pazarlarda köylerden gelen yumurtacı amcalar teyzeler oluyor, onlarla konuşup güvenilir buldugunuzun yumurtasını deneyebilirsiniz. Ya da tepelere doğru ağaçlık alanlarda çitlerle ayrılmış minik kümesler, ağıllar var. Tavuklar keçiler çimenlerde geziyor oluyor. Genelde el yazısıyla “adaklık bulunur” ve “günlük süt tavık yımırtası var” şeklinde tabelalar görünce yavaşlayın, yaklaştınız 😉

Güvenilir gelenlerden numune alın. Eğer daha önce gerçek yumurta yemişseniz, biraz da damaınız güçlü bünyeniz hassassa farkı ayırt etmeniz kolay. Bir süre sonra mini bi yumurta “sonradan gurmesi” olacaksınız 😉 Boşverin organik yumurtayı, serbest gezen tavuk yumurtası candır. Şuradaki yumurta gerçeği yazımıza göz atabilirsiniz.

Et konusuna gelince ben zaten gözü olan hiç bir şeyi yemeyelim niyetindeyim. Lakin dikkat edilecekler süt ve yumurta mevzusu gibi. Doğallık serbestlik, güneş görme, ilaçsız hastalıksız olma, mutlu olma, acikcasi hayvanin ‘hayatini yasamis olmasi’ önemli.

Köylerde bile artık her şeye ilaç, kimyasal karıştı. Bazı koylu de parayi bulma derdinde. Unutmamak lazım bu ülkede “köylü kurnazlığı” diye bir tabir var. Köyden geliyor diye hiç gözü kulağı tıkamamak, sorgulamak lazım. Köylü kentli farketmez fırsatçı insanlar gerçekten özellikle çocuklarımıza sağlıklı şeyler yedirme arzumuzu sömürmeye çalışıyor. Bu artık koca bir pazar. Her birimiz bu pazarın parçasıyız. Taleplerimiz pazarı şekillendiriyor. Eğer dikkat etmez sadece etiket meraklısı olursak sömürülüyoruz. Bundan kaçınmanın yolu da yine en başta dediğimiz gibi üreticimizi tanımak, sadece niyeti yetmiyor, bilincinden emin olmak. Çok iyi niyetli bir köylü farkında olmadan hiç kimyasal kullanmıyorum dediği tarlasına bahçesine kimyasallar atıyor. Hiç ilaçsız diyor ama ot ilacı, çöp ilacı nedir kullandığın dediğinizde “onlar sayılmaz hiç bitkiye vermedim toprağa verdik ekmeden” diyor mesela, şok oluyorsunuz. Ya da mesela organik tarım yapan sertifikalı çiftçi ilaçlama yapıyor soruyorsunuz “e ama hani organik?” “yönetmelik izin veriyor” diyor. Yumurtalar tavuklar organik mesela ama tavuk 81 günde kesime geliyor “yönetmeliğe uygun besliyorum” diyor fabrikatör, yönetmelik 81 günde kesebilirsin diyor hatta etlik organik piliçler var ya onlar 72. günde paketleniyormuş, ne diyeceksin, adam haklı, dağılın beyler.

Organik yönetmeliklerini okumak farz oldu dediğinizi duyar gibiyim, kesinlikle katılıyorum, herkes okumalı.

Ahh hele bal konusu! Bir kere organik asit diye diye öyle bir ilaçlıyorlar ki kovanları aklınız durur. Ona kimyasal değil gözüyle bakılıyor hatta ülkemizde. Hele bir de “temel petek” denilen şey var, o hemen hemen her kovana girmiş durumda. Tüketilmesi doğru değil zaten ama süzme balına da üzerinde biriken kimysalları bulaştıracağı için hiç tavsiye edilmiyor geleneksel arıcılar arasında. Şeker konusu çok çok korkutucu öyle ki açın bakın çeşitli otoritelerin arıcılık eğitimlerinde ve arıcılık kitapçıklarında şu beslemesi bu beslemesi diye çuval çuval şeker vermekten bahsediliyor. Dehşete düşeceksiniz. Arıcılık öğrenirken ilk anlatılan şeylerden biri şekerle besleme. Oysa şeker hem zavallı arıcıkları içten içe yiyip bitiriyor aynı insana yaptığı gibi hem de şifalı sandığınız balla satın alanlar olarak insanlar kandırılıyor. Geleneksel, doğal arıcılık yapanların dışında neredeyse bütün arıcılar veriyor bunu, malesef. Halbuki arı zaten balı kendisi yemek için yapıyor, arının misler gibi yemeği balı alıp ona şeker vermek vicdansızlık değil de nedir? Hele bir de arıcınız arının balını çalıyor mu buna dikkat etmeniz gerek. Bu soyguna ortak olmamak için. Aslında bu bal konusu başlı başına bir yazı mevzusu, şimdi kısa keseceğim. Dikkat etmeniz gereken ilk şey arıcınızı tanımak. Sözüne güvenmek. Sorduğunuz sorulara doğru cevap vereceğine emin olmak. İşte soracağınız sorulardan bazıları:

  • İlaçla zararlı mücadelesi veriyor mu bunu sorun (eğer buna cevabı evet olursa; ilaçlama yapıyorum derse asit vs kullanıyorsa, kovanında dolayısıyla balınızda kalıntı olacağını unutmayın)
  • Besleme yapıyor mu sorun (eğer buna cevabı evetse şeker veriyorum, kek veriyorum, şurup veriyorum derse bir durup düşünün)
  • Eğer kışın besliyorum derse lütfen şunu sorun “bu arılar bu balı zaten kışın yemek için yapmıyorlar mı sen neden kışın besliyorsun?” cevabı malesef şu “ben kışa girmeden yaz sonunda arının topladığı bütün balı çaldım” buna “bal sağımı” diyor arıcılar ama çoğu zaman, paranın gözü kör olsun, bu iş “bal çalımı”na dönüşüyor. Bu yazıya çoğu kızacak biliyorum ama bu işi arı aşkıyla, hakkıyla, arıları da gözeterek yapanlar katılacaktır, arının tüm balını çalarak arıyı şekerlerine keklerine mahkum ediyorlar. Dolayısıyla satın alırsak biz de bu hırsızlığa alet oluyoruz. Şifa derken evlerimize, bedenlerimize nasıl bir enerji sokuyoruz, üzücü. Arıya kendine yaptığı kışlık stoğunu koloniye yetecek ve bir miktar artacak kadar bırakmayan arıcıdan bal almayın. Düşünün kendisine nimet sağlayan, ekmek getiren canlıya vicdanı sızlamayan birinin size sağlayacağı gıda ne kadar temiz olabilir?
  • Temel petek kullanıp kullanmadığını sorun. Geleneksel arıcılar kullanmıyor. Onları bulmaya çalışın. Temel petek dediklerinin en doğalı zamanında başka kovanlarda kullanılmış eski balmumlarından tekrar basılmış kalıplar çıtalara teller vasıtasıyla gererek hesapta süreci hızlandırıyor modern arıcılar. Ancak bu bal mumları tekrar tekrar kullanıldıkları için zaten gıdaya temasa artık pek uygun olmuyorlar çoğu zaman. Arının doğası kendi peteğini kendisi yapmak, ölçmek biçmek örmek. Ama standardize etme hastalığı insanı arının peteğine bile karıştırmış. Petekli bal alırken temel petek olmadığına emin olun. Zaten ben bal gibi mayalanan bir şeyin içerisinde metal telin ne işi olur anlayamıyorum. Dolayısıyla petek balda hile olmaz sadece ilüzyon. Şeker olur, ilaç olur, asit olur, temel petek olur, olur da olur. Arıcınızı ta-nı-yın. Tanımadığınız kişilerden, markalardan, piyasadan bal almayın. Türkler arısız bal yapabiliyor, unutmayın! Balınızı sorgulayın. Bildiğiniz güvendiğiniz arıcıda tercihiniz petek bal olsun. Süzme balı da alacaksanız yine mümkünse temel peteksiz olanlardan tercih edin.
  • Balınızın ısıl işlem görmediğine emin olun. Evet, çoğu arıcı balları kristalize olmasın diye ısıtıyor ve ballar evinize kanserojen etkili olarak gelebiliyor. Dikkatli olmakta fayda var. Bal ısınmaması gereken bir şey. En şifalı bal müdahale görmemiş çiğ bal.

Böyle şeylerle karşılaşa karşılaşa en sonunda kocamaaann bir komün kurup her şeyinizi kendiniz yapıp yetiştiresiniz geliyor mu sizin de arada?

Biz eninde sonunda şehirden kaçacağız, sonumuz belli. Zaten “dağın başında hiç bir şeysiz kalsak hayatta kalabilecek” yaşam becerisini kazanmaya çabalamamız bundan 🙂 Şehrin göbeğinde ekip, biçip, evde yapıp biraz biraz ilerleyebiliyorsak bu yolda, elbet kırsalda zorlanmama umudundayız. Ama en azından şuan bulunduğumuz yerde, İstanbulun göbeğinde, kırsala göçüp sağlıklı yaşamayı beklemeden, tercihlerimizle, emeklerimizle, ölü olmasına şartlandığımız “şehirde hayatı” biraz daha “yaşayan” bir hale getirebiliriz.

Tüm çabamız bunun için, “yaşayan bir hayat”. Güvenilir gıda, doğal yaşam, organik ilişkiler.

İstedikten sonra İstanbulda bile güvenilir gıdaya ulaşmak zor değil, raflarda bize sunulan kadarına mahkum değiliz.

Sonuçta; sağlıklı, huzurlu yaşam için kırsal şart değil.

Olduğumuz yer yuvamız. İlham niyetimizde. Doğa evimizde.

Sevgiyle

Reklamlar