9 Kritik Eşikten 4. de Geçildi! Dünya Tükeniyor

Doğayla savaşıyoruz! Kazanırsak, kaybedeceğiz!

Dünyanın Sınırlarını Zorluyoruz

9 kritik eşikten 4’ü geçildi.

Her birimiz, bireysel yaşam karmaşamızın içinde, kendi sorunlarımızı ya da eksiklerimizi öncelerken, günden güne kötüleştiğinin ayırdına varamadığımız, bireysel kaygılarımızın çok üstünde bir başka temel sorunumuz var: Üzerinde durduğumuz gezegenimizin hızla tükenmekte olduğu gerçeği.

Yazı: Sabriye Aşır / Bütün Dünya Dergisi (Haziran 2015)

Mother earth is dying with all the pollution the buildings the crime the people. She is crying.----Art with strong message

Çünkü sürdürülebilirlik konusunda önümüze çıkan tehditler “insanlığı yok edebilecek” denli ciddi… Pek çok ülkeden bilim insanlarının oluşturduğu bir grup bundan beş yıl önce, dünyanın yaşanabilir bir sistemi sürdürebilmesi için insanoğlunun aşmaması gereken dokuz biyolojik ve çevresel “sınır” açıkladı. Bu tehlike sınırları; biyoçeşitlilik kaybı (biyosfer bütünlüğündeki değişiklik), arazi kullanımı (toprak sistemindeki değişim-ormansızlaşma), temiz su kullanımı, azot ve fosfor döngüleri, stratosferdeki ozon azalması, okyanus asitlenmesi, iklim değişikliği, kimyasal kirlilik (kirleticilerin artması) ve atmosferdeki aerosol yükü idi. Dünya bu dokuz tehlike güvenlik sınırlarının üçünü çoktan geçmişti:

Atmosferdeki çok fazla karbondioksit, tür kaybı oranının çok hızlı olması, nehir ve okyanuslara (özellikle gübre biçiminde) çok fazla nitrojen dökülmesi idi. Bunlardan ikisi, yani iklim değişikliği ve biyosferin bütünlüğü de biliminsanları tarafından çekirdek-ana ekolojik sınırlar olarak nitelendirildi.

Araştırmadaki verilere göre, bizi bugünkü tehlikeli sulara sürükleyen süreç, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında başladı. 1940’ların başlarında 2 milyar civarında olan dünya nüfusu, 70 yılda 3,5 kat arttı. 1950’den bu yana yalnızca kent nüfusu ise 7 kat artış gösterdi. Bugünkü dünya nüfusu 7 milyarın üzerinde ve hızla 10 milyara doğru ilerliyor. Bireysel enerji tüketimi 5 kat, gübre tüketimi 8 kat, okyanuslara dökülen nitrojen miktarı 4 kat ve biyolojik çeşitliliğin yok oluş hızı ise 100 kat artış kaydetti.

● BİR TEHLİKE SINIR DEĞERİ DAHA AŞILDI: ORMANSIZLAŞMA

Stockholm Üniversitesi ile Avustralya Ulusal Üniversitesi’nin koordinatörlüğünde yürütülen“Planetary Boundaries” (Gezegenin Sınırları) adlı bu projede çalışan 18 biliminsanı tarafından hazırlanan ve kısa süre önce bilimsel araştırma dergisi Science’ta yayımlanan makaleye göre, şimdi de yeni ve dördüncü bir tehlike limitini aşmayı “başardık”: Buldozerlerle yerle bir edilmiş ya da yanmış orman alanı miktarı. Yani ormansızlaşma…

Yapılan araştırmalara göre ormanların azalması, gezegenimizin karbondioksiti emme yeterliliğini azaltıyor; ormansızlaşma, su buharı üretimi ve bitkiler için de yaşamsal önem taşıyor. Ve devam eden bu orman kaybı, güneş enerjisinin ne kadarının emileceğini ve ne kadarının geniş alanlardan yansıyacağını, tek başına iklim değişikliğine neden olacak ölçüde değiştiriyor. 2009’da bu projeye ilk olarak başlayan araştırma ekibinin üyelerinden bazılarının da yer aldıkları yeni bir başka uluslararası araştırma grubu, bu son araştırma makalesini hazırladılar. Ve dördüncü sınıraşımının ayrıntıları ile dokuz tehlike sınırı konusunda gezegenimizin geldiği son durumu, Science dergisinde kısa süre önce yayımlanan makalelerinde açıkladılar. Biliminsanları, “Planetary Boundaries (PB)” olarak adlandırdıkları bu dokuz sınırla ilgili beş yıl daha bilgi toplayarak yeniden bir değerlendirme yapmaya ve araştırmayı gelecekte de sürdürmeye karar verdiler.

● “YENİ BİR JEOLOJİK DEVİRDEYİZ: İNSANOĞLUNUN GEZEGEN DÜZEYİNDE DEĞİŞİME EN BÜYÜK ETKEN OLDUĞU DEVİR”

Stockholm Üniversitesi’nin bir kuruluşu olan Stockholm Resilience Centre (Ekolojik Esneklik Merkezi) yöneticisi Johan Rockström, insanoğlunun bugün dünyaya dört kat baskı uyguladığını, bunun en önde gelen nedeninin ise nüfus artışı olduğunu belirtiyor. Dünyaya uygulanan baskıda, zengin azınlığın en çok pay sahibi olan grup olduğunu da ifade eden Johan Rockström, “Sorun şimdi 7 milyar olmamız ve 9 milyarlık nüfusa doğru gidişimiz değil. Sorun aynı zamanda eşitlik sorunu. Gezegenimiz üzerindeki en büyük çevresel etkiye zengin azınlık neden oluyor” diyor.

Rockström, dünya üzerindeki en büyük ikinci baskının iklim, üçüncüsünün ise ekosistemdeki düşüş olduğunu dile getiriyor ve sözlerini sürdürüyor: “Ne yazık ki, 3. bir etki de ekosistemdeki düşüş, değişime. Geçmiş 50 sene boyunca, ekosistem fonksiyonlarında ve gezegen üzerindeki etkisinde böyle büyük bir düşüş gözlemlemedik. Ekosistemin gezegen üzerindeki etkilerinden biri orman, toprak alan ve biyolojik çeşitlilik için, uzun vadede iklimi düzenlemesi.

4. etki ise sürpriz; eski örneklemizi terk etmemiz için gereken kavram ve kanıt. Eski örneklemimiz yani ekosistemlerin, doğrusal, tahmin edilebilir ve bizim doğrusal sistemlerimiz dahilinde kontrol edilebilecek şekilde davranacağı fikri. Aslında bu fikir daha ziyade evrensel, çünkü sistemler hızlı, beklenmedik ve geri döndürülemez şekilde yıkılıyor. Bu, gezegen üzerindeki insan etkisinin ne kadar önemli bir ölçekte olduğunu gösteriyor. Aslına bakarsanız yeni bir jeolojik devre girdik, Anthropocene, yani, insanoğlunun gezegen düzeyinde değişime en büyük etken olduğu devir.”

● DURUM ÇEVRESEL ETKİLERİ EN AZA İNDİRMEKLE AŞILABİLECEK GİBİ DEĞİL

Rockström, her dokuz değişkenin de insanoğlu için yaşamsal önemde olduğunu ve bu değişkenlerin gezegenimizdeki yaşam sisteminin esnekliği üzerindeki sarsıcı etkisini vurguluyor ve azot oksit, metan, ormansızlaşma, aşırı balık avlama, arazi kaybı, canlı çeşitliliği kaybının son 200 yıldır inanılmaz bir değişim gösterdiğine dikkat çekiyor. Ve önümüzdeki 10 yılın, bu dokuz gösterge için çok önemli olduğunu da ekliyor. Yapılan araştırmalar ve bilimsel analizler sonucu, sürdürülemez bir konuma gelen ve kitlenen sistemlerin, yeni türlere ve sistemlere dönüşümü beraberinde getirdiğini anlatan Rockström, buna da mercan kayalıklarını ve Kuzey Kutbu’nu örnek gösteriyor. Johan Rockström, devam ediyor: “Bilim sayesinde, bizler, dünya gezegeninin dengesine ve insanoğlunun gelişimi için gerekli olan yetilerine zarar verdiğimizi bilen ilk nesiliz. Gezegenin karşı karşıya kaldığı risk o kadar büyük ki klasik yaklaşımlar işe yaramayacak.

Bence insanlık için en büyük uyarı bizim güvenilmez bir durumda oluşumuz. Kendimizi gerçekten insanoğlunun gelişimi için zararlı ve istenmeyen, belki de felaket sayılabilecek değişime sebep olacak eşiklere çok yaklaştırıyoruz. Biliyorsunuz ki, orada durmak istemiyorsunuz.

Gerçekte, orada durmaya izniniz bile yok. Aslında, bir çit var, bu eşiğin oldukça üzerinde, ötesine geçerseniz tehlike bölgesinde olduğunuz yerde. Ve bu yeni örneklem bize, çevresel etkileri en aza indirmeyi amaçladığımız örneklemin geçmişte kaldığını, yetersiz olduğunu hatırlatıyor.

Gerçekte, kanıtların birçoğu gösteriyor ki bu dokuzu aslında Üç Silahşörler gibi davranıyor:

‘Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.’

NELER YAPABİLİRİZ?

Dünyanın sınırlarının zorlanmaya ciddi biçimde başlanmasının, endüstri ile eşzamanlı olduğunu da anımsatıyor Rockström ve 90’lı yılların başlarına kadar iklimsel sınırın da güvenli tarafında olduğumuzu söylüyor. Johan Rockström, dünyamızı sürüklediğimiz bu tehlikeli durumdan kurtulabilmek için “Hızlıca değişmeliyiz” diyor ve çözüm önerilerini sıralıyor:

“Soru şudur: Durum ne kadar kasvetli? O zaman sürdürülebilir gelişim ütopya mıdır?

Bu konuda fikir beyan edecek bir bilim yok. Ama gerçekte, bu dönüşebilir değişimi yapabileceğimizi gösteren birçok bilim var. Yapmamız gereken bu değişim, kontrol ve yönetim biçimlerimizi tümden değiştirmemizi zorunlu kılıyor. Bugünkü verimlilik ve optimizasyona odaklı anlayışımızı çok daha esnek, çok daha uyum sağlayabilen bir yaklaşıma doğru değiştirmemiz gerekiyor. Bu yaklaşım ihtiyaç fazlasını fark edebilmemiz ve bu küresel tehditlerle baş edebilmemizde anahtar niteliğini taşıyor. Sosyal ve ekolojik sistemlerin şoklara dayanabilmesi ve istenilen ölçekte kalmaya devam edebilmesi için istikrarlı olmaya; krizden hemen sonra yükselebilme yetisine ve tabii ki beklenmedik değişimlere uyum sağlayabilmeye yatırım yapmalıyız.

Peki bu herhangi bir yerde gerçekleşiyor mu? Elimizde bu düşünce tarzındaki değişime dair bölgesel düzeyde herhangi bir başarı örneği var mı? Evet, aslında var ve liste uzamaya başlayabilir.

Örneğin Latin Amerika’da toprak sürmeden yapılan tarım, daha fazla hasat vermekle kalmayıp karbona da el koymuştur. Avustralya’daki Büyük Set Resifi de bir başka başarı hikayesi. Ama fırsat kapısı, yenilikçilik ve yeni bir düşünce yapısı içinde olmaktan geçiyor. Bu durum günümüzde tamamen farklı bir yönetim stratejisine sebep oldu. Direnç kazanmak, ihtiyaç fazlasının farkında olmak, tüm sisteme bir bütün olarak yatırım yapmak… Ve daha az tüketmek.

Öyleyse gelecek ne durumda? Gelecek elbette çok büyük bir sorunu içeriyor:

Dokuz milyar insanı beslemek. İhtiyacımız olan yeni bir yeşil devrimden daha fazlası. Ve gezegenin sınırları gösteriyor ki, tarım sera gazı kaynağı olmaktan çıkıp “sera gazı tüketici” olmalı. Bunu da halihazırda üzerinde yaşadığımız arazilerde yapmalıyız. Daha fazla genişleyemeyiz, çünkü gezegenin sınırlarını erozyona uğratırız. Dünya nehirlerinin yüzde 25’i okyanusa bile ulaşamazken, bugünkü gibi su tüketmeye devam edemeyiz. Bizim bir değişime ihtiyacımız var. Fosile bağlı olmaktan kurtulmalı, rekor bir zamanda hızlıca düşük karbon ekonomisine geçmeliyiz. Enerji sektöründen kaynaklı iklim problemini çözersiniz, aynı zamanda yenilikçi olmayı desteklersiniz. Bunlar, gezegen seviyesinde hızlıca büyük ölçeğe dönüştürülebilecek şeylerdir.

Bunların hepsinde önemli nokta, düşünce yapısındaki değişimdir; yani kendimizi karanlık bir geleceğe ittiğimiz bir durumdan uzaklaşmak, onun yerine geleceğimizden yola çıkarak kanunlarımızı oluşturmaktır. Bilim şunu gösteriyor ki, elbirliği ile yerel ölçekten küresel ölçeğe eşzamanlı olarak değişim seçenekleri üzerinde ilerlersek; ancak böylelikle güvenli sınırlar içindeki bir geleceğe ulaşabilir ve bu sonlu gezegene bir esneklik kazandırabiliriz.”

Reklamlar