Bir Öğretmenden; Okulun İçinden Bir Haber

Bu yazıya sabah rastladım. Her fırsatta söylediğim gibi “OKULSUZLUK” kavramı ülkede kabul görecekse bu eğitimcilerle birlikte olmalı. Ev okulu hakkı gelecekse, bunu eğitimciler de anlamalı, desteklemeli özümsemeli ki ilerleme olsun. Bunların mümkün olması için de sistemin halinin farkında olan eğitimcilerin önce kendilerine sonra bize dürüst davranıp “gidişatın ne kadar kötü olduğunu” kendi tecrübeleriyle anlatmaları mühim. Bu açıdan aşağıda altını çizdiğim yerlere değineceğim. Bir eğitimci Okulların son halini özetliyor. Yazı oldukça uzun ve kapsamlı, ben özet geçiyorum ama özet bile uzun göreceksiniz, yine de okuyun lütfen 🙂 Hatta sonra da üzerine konuşalım sizlerin bu sistem değişiklikleri ve müfredatlara ait gözleminiz ne? Deneyiminiz var mı? Çocuğunuz okula gidiyorsa nasıl etkinlendi? Bunları ne kadar net görürsek ilerlemek fikir yürütmek çözüm istemek o kadar kolaylaşacak.

***

Okullarda Kafkavari bir dönüşüm

Dibe vurmuş eğitim sisteminin mutfağında bulunan bir eğitimci tarafından ele alınan ve eğitim çıkmazlarını tüm gerçekliği ile ortaya koyan, uzun ama kapsamlı bu yazıyı sonuna kadar okumanızı tavsiye ederiz. 

11822763_1113722461989314_6949769981520070640_n

Çok sevdiğim yazar Dino Buzzati’nin Büyülü Öyküler kitabında “Fareler” adlı bir öyküsü vardır. Öykü, anlatıcının, yazları evine gittiği dostundan, bu yaz kendisini davet edemeyeceklerine dair bir mektup aldığını söylemesiyle başlar. Anlatıcı, arkadaşının yazlığına ilk gittiği yaz, bir fındık faresi görmüştür. Ancak dostuna söylediğinde konu kapatılır. Anlatıcı, ertesi yıl yine arkadaşının yazlığındadır ve tıkırtı duyar. Sorduğunda arkadaşı da karısı da ses duymadıklarını söylerler. Ancak bir süre sonra, bir kapan sesi ve fare viyaklaması duyulur. Ertesi yaz, yine dostlarına giden anlatıcı, bu kez evde iki iri kedi görür ve “demek sonunda bu kedileri aldınız, ne ziyafet çekiyorlardır kendilerine” der. Ama ev sahipleri “fare ile beslenecek olsalar ölürler, biz besliyoruz onları” derler. Ertesi yıl, bu iki kedi inanılmaz zayıflamışlardı. O akşam evin küçük oğlu, bodrumda yüzlerce fare olduğunu hem de farelerin kaplan gibi büyüdüğünü, kedilerin çok korktuğunu söyler. Daha ertesi yıl kediler yoktur. Tavan arasından tıkırtı değil patırtı sesleri gelir. Anlatıcı “fareler büyüdüler mi” deyince ev sahipleri kızarak evde kesinlikle fare olmadığını söylerler. Gerçeği söyleyen yine çocuk olur. “Hepimiz çok korkuyoruz, artık o kadar büyüdüler ki tek çare evi yakmak. Babam, o kadar korkuyor ki bodrum katına sucuk atarken gördüm.” Bir sonraki yıl çocuk, anlatıcıya fareleri gösterir. İğrenç, büyük ve korkunç, milyonlarca fare… İşte son olarak bu mektup… Galiba kimse giremez olmuş eve…

Giriş

Eğitimde olan biteni düşündükçe aklıma hep bu öykü geliyor, nedense… Biz yine çocuktan aldık haberi… Bu yazıyı eğitim sisteminde değişim dönüşüm adına yapılanların okullardaki yansımasını kısaca özetlemek için kaleme aldım. Yazı, ancak tabiri caizse okulun içinden bir haber niteliğinde. Son yıllarda eğitimde yapılan dönüşümler, takibi öğretmenler için dahi zor olacak kadar çok ve aceleye getirilmiş çalışmalardı. Değişimler, değişimin değişimi, geri dönüşler, geriye dönerken yolda bırakılanlar, bırakılmayanlar, muğlak ifadeler, muğlaklığa dayalı pratiklerin politik olarak tercihine dayalı süreçler…

Eğitimin özelleştirilmesi

Hükümetin eğitim politikaları denilebilir ki, tüm icraatları gibi “kronik yandaş” tarafından alkışlanırken “kronik muhalif” eğitimciler tarafından topa tutuluyor. Olgulara, eğitim felsefesine, özgürlükçü, çok kültürlü bir pedagojik yaklaşımla bakmaya çalışan eğitimciler de tabiri caizse dumura uğruyor.(…). 4+4+4 diye bilinen sistemin getirilişi olsun, ortaokulların girdiği SBS’den TEOG’a geçiş olsun, sonra onun da kaldırılması olsun, sonra tekrar getirileceği haberi olsun, seçmeli dersler olsun, kıyafet serbestliği olsun, ücretleri hayli düşen ve mantar gibi yayılan özel mahalle mektepleri olsun, pek çok konuda gözümüzün içine bakıp da bizden açıklama bekleyen velilerimize, konu komşumuza bir yanıt veremeyecek kadar içinde olduğumuz halde dışındayız sürecin. (…)

(…) Hem öğretmen olarak 4+4+4’ü deneyimlemem bakımından, hem sendikada bu konuyla ilgili çıkan sorunları dinleme olanağım olması bakımından hem de etrafımda kendi çocuğum da içlerinde olmak üzere bu süreçte ilkokula başlayan çok sayıda çocuk olması dolayısıyla bu yasanın bir kuşağı heba ettiğini rahatlıkla söyleyebilirim. (…)

11825231_1121567324538161_935561549936924646_n

(…) (1990’lı yılların sonu)

Sessizce imzalanan uluslararası anlaşmaları. (MAİ, MİGA, GATS vs.) Birbirini destekleyen bu anlaşma ve kurumların o anlaşılmaz gibi duran kısaltmalarının ardında sermayenin küreselleşmesi olduğunu, bu anlamda en çok etkilenecek olan alanların eğitim ve sağlık hizmetleri olacağını okuyor, öğreniyorduk. Ne var ki o zaman, eğitim ve sağlık kurumları tam anlamıyla özelleşmiş sayılmazdı. Okullarda küçük küçük paralar toplanmaya başlamıştı. (…) 90’ların sonunda “eğitim özelleştiriliyor, ileride çocuklarınızı okutacak okul bulamayacaksınız” deniyordu, gerçekten de çocuklarımızı gönderecek okul bulamadık. Devlet okullarında kayıt parası pazarlıkları milyarlarla açılıyor. Bu da yetmezmiş gibi tam gün çalışan anne baba, çocuğunu tam gün eğitim yapan bir devlet okuluna vermek isterse bunun aileye maliyeti yemek, etüt (adı etüt, aslı aile eve gelene kadar çocuğu avutma) ve servis ücreti ile beraber 500-750 lirayı buluyor. Diğer eğitim masrafları hariç. Bu seçeneği beğenmezseniz, tüm olanaklarınızı zorlayıp 10 ile 15 bin lira arasında yıllık ücret alan bir özel okul seçeneği sizi bekliyor, bu da servis dahil, ayda 1500 civarı. Biraz önceki devlet okulu seçeneğiyle kıyasladığında ebeveynler şöyle düşünüyorlar: “Bari özel okula göndereyim de çocuğum kalabalık sınıflarda yitmesin, kalabalıklarda merdivenden yuvarlanmasın, tuvalette tuvalet kâğıdı olsun, kendini insan gibi hissetsin, değerli hissetsin.” Görüldüğü gibi pek de pedagojik olmayan amaçlarla ve çaresizlikten. Tabii oturmuş bir eğitim anlayışı olan, çocuğun görece daha az ayrımcılığa maruz kalacağı, sanatsal ve bilimsel çalışmalarda daha zengin olanaklar sunan, toplumda belli bir itibarı olan, ancak yıllık maliyeti 40-50 bini bulan okullar da var. Eğer bu olanağınız yoksa sizi bir seçenek daha bekliyor. Çocuğunuzu ikili eğitim (sabahçı-öğleci) yapan bir devlet okuluna göndermek. Bu da çalışan ve dar gelirli ebeveynler için şu demek: Okul dışında kalan yarım gün, çocuğa kim bakacak? Sigortasız çalıştıracağınız ve minimum 600 – 700 lira vereceğiniz bir kadın elbette. Tabiri caizse sömürüldükçe sömürmek zorunda kaldığınız bir paradoks. 4+4+4’ün çıkmasıyla yakınımda pek çok eğitim emekçisi, olanaklarını zorlayarak çocuklarını özel okullara gönderdi. Hemen akabinde zaten dedikodusu yasayla başlamış olan “özel okullara destek yasası” çıktı.

Çalışmak zorunda olduğu için okula gelemeyen yoksul çocuklara destek olamayan devlet, özel okullara kişi başı 3500 lira destek veriyor. Piyasa gerektiği gibi beslendi, büyük ve itibarlı okullar İstanbul’da Anadolu yakasına ve Anadolu’daki illere şube açtılar. Semt pazarları gibi, semte göre parası değişen… Çok sayıda küçük özel okul açıldı ve desteklendi. Şimdi yasa “icabına baktığı” için geri çekiliyor. Ve yeniden 5+3+4’ü bekliyoruz. Bugünlerde döneceğine dair haberler okuyoruz. Önümüzdeki sene artık dilimiz alıştı, “kademeli olarak dönülecek”miş. (…)

(…)
Mini mini birler

Eğitimle ilgili yapılan değişikliklerden en çok tartışılan ise 5, 5-6 yaşındaki çocukların ilkokula zorunlu olarak başlatılmasına dair yapılan düzenleme. Yasaya göre 60 aydan 68’e kadar velinin isteğine bağlı, 68 ay ve sonrası ise zorunluydu. Tüm eleştirilere rağmen yasa 2012’de bu haliyle çıktı. Ve bence dilim de varmıyor söylemeye, ama 2013’de okula başlayan bir nesli heba ettiler. Yasa muğlak bir biçimde uygulamaya kondu. 1 ay sonra yasanın bu kısmı değişti ve çocuğun 69 aylık olduğunda okula başlaması zorunlu hale getirildi.

83-85 aylık çocuklarla 60-68 aylık çocuklar aynı anda ilkokula başladılar. Duygusal, zihinsel ve fiziksel gelişimleri son derece farklı olan bu çocuklar aynı sınıfta aynı müfredata tabi tutuldular (ki o pedagoglar o yaşlar için 6 ayın dahi bir dönem sayıldığını söylüyorlar). Dolayısıyla yasa nedeniyle 68 aylık başlayan kızım gibi binlerce çocuk kendinden 1-2 yaş büyüklerle aynı sınıfta olmanın bedelini başarılı olsalar dahi hiçbir zaman “onlara” yetişemeyeceği hissi ve bastırmak zorunda kaldıkları oyun isteği/hakkının gaspıyla ödemiş oldular. İlk yıl oyun ağırlıklı geçecek denmesine rağmen, öğretmenler bir hafta oyun oynattıktan sonra yeni yaş grubuyla eski müfredatı uyguladılar. Okul koşulları oyun, sanat ve spor etkinliklerine uygun değildi, öğretmenler yeni yaş grubuna dair bir formasyon almamışlardı ve müfredat yenilenmemişti.

Eğitimciler ve çocuk gelişimciler 5.5 yaşındaki çocuklar için 40 dakika sınıfta sadece oturmanın zorluğuna, ince motor becerilerinin yeterli olmayacağına, özbakım sorunları yaşayacaklarına dair haklı uyarılar yaptılar. Okulların teknik donamını bu yaş grubu çocuklar için yetersizdi ve bu iki yılda da yetersiz olmaya devam etti. Merdiven basamaklarının ölçüsü, tuvaletlerin, lavaboların boyu, okul sıraları vs. aynı okulda sabah okuyacak ortaokul öğrencilerine göre yapılmış olduğu için küçük çocuklar için uygun değildi. Sınıfların kalabalıklığını, çıkış saatlerin geçliğini de eklediğimizde okullar bu çocuklar için bırakın eğitimi güvenli dahi değiller. Son on yılda okullardaki fiziki yapı yetersizliği nedeniyle 15 çocuğun yaşamını yitirmiş olduğunu düşünürsek bunun ciddi bir sorundan olduğu bariz. (…)

Staj yönetmeliği

Hükümetin eğitimde dönüşüm paketlerinden yine piyasa için sürprizler çıktı. Bu meslek okulu öğrencileri ile işletmeleri ilgilendiren bir düzenleme. İşletmeler önceden çalışan sayısının % 10’u kadar stajyer öğrenci çalıştırabiliyorken yasa değişikliğiyle bu sınırlama kaldırıldı. Devlet, yeni staj yönetmelikleriyle piyasaya ucuz işgücü sunmanın derdinde. 16-17 yaşında gençler staj adı altında piyasaya sunuluyor. Yetişkinlerin bile iş güvenliğinin ve sosyal haklarının olmadığı ortamda bu çocuklar piyasanın sert koşullarına atılıyorlar. Ticaret Lisesi ve Endüstri Meslek Liselerinde de çalıştığım için yakından biliyorum ki, bu çocuklar 300 liraya köle gibi çalıştırılıyorlar, haftada sadece bir gün okula geliyorlar. Günde 10-12 saat çalışıyorlar. Ailelerin ekonomik durumu bir yandan, iş bulmak için bu deneyime ihtiyaçları olması bir yandan. Ekonomik sömürünün yanı sıra patronun “eline düşmüş”, genç, otorite veya para karşısında henüz kişisel tavırlarını deneyimleyememiş, ergenliği henüz atlatamamış, korku ve bastırılmışlıklar içerisindeki bu çocukların gittiği işyerlerinde sıklıkla cinsel istismara veya şiddete uğradıklarını öğreniyoruz. Kimi zaman zorla, tacizle karşılaşan çocuklar kimi zaman paranın ve otoritenin karşısında boyun eğiyor, “gönüllü” sandıkları ilişkilere itiliyorlar. Her şekilde istismar ediliyor ve haksızlığa uğruyorlar.

(…)

Sonuç

Bu yasanın en fena yanlarından biri bana göre eğitimin kamu hizmeti olmaktan çıkarılıp piyasa ilişkileri içine çekilmesi ve ticarileşmesidir. Zorunlu eğitimin bu yasayla 12 yıla çıkarılması devlete değil vatandaşa zorunluluk gibi. Devlet vatandaşa çocukların eğitimi “güvencem altında” demiyor. Sen çocuğunu ne yapıp edip 12 yıl okutacaksın, diyor. (…)

Çocuğun sahibi ne devlettir ne de aile. Temel eğitimden yararlanmak, bireyin kapasitesinin tüm yönlerinin geliştirilmesi insanlığın tarihsel bir kazanımıdır. Bu kazanımların yitmesiyle sınıfsal ayrım derinleşmekte. “Ben okumadım, çalıştım çabaladım çocuklarımı okuttum.” hikâyeleri tarihin derin sularına gömülecek gibi görünüyor. İşçinin çocuğu işçi, memurun çocuğu memur olacak, zengininki daha zengin. Okuyacakları okullar eskisine göre keskin biçimde ayrışmış durumda. Yelpaze dilediğimizce açmaya müsait.
(…)

SİBEL NESLİŞAH HAZAR

Yazının tamamı

Reklamlar